Tarhana kokulu bir hikaye

23.09.2017

 

tarhana

 

Tarhana Kokulu Bir Hikâye

“Çünkü bir başkasının tarhanası her zaman eksiktir.”

**Biraz gelenek, çokça hatıra ve hiçbirimizin başlangıçta göremediği kadar kanser hastalığı içeren bir yazıdır. Okumanızı, öncelikle bir hekim olarak rica ediyorum. Ve sonra, bir annenin çocuğu olarak…

 

*

 

Bugün günlerden tarhanayı serme günü. Geçen yaz yapılanlar erken bittiği için, bu tarhana, yazın ikinci ve son tarhanası. Bizim tarhananın pişirilip, mayalanıp serilmesi ve ufalanarak elekten geçirilmesi arasında, 2 hafta gibi bir zaman geçer. Ama herkes için en güzeli, elbette ki kendi annesinin pişirdiğidir. Bir başkasının tarhanası her zaman biraz eksiktir, öyle değil mi?

 

Sanırım buradaki eksiklik, lezzeti kadar, hazırlanışında da içine katılan düşüncelerdir. Tıbbi bir gerçekliği yok tabi! Belki de ben öyle sanıyorum. Bilmiyorum… Bu düşünceler içinde, her sene gibi bu sene de, tarhanayla birlikte gelen büyük misafirlerim vardı. İlk gelen tabi ki rahmetli anneannemdi. Onu tarhana ile birlikte ilk hatırladığım sahne ise; Ankara’da, sabahın erken saatlerinde, üzerinde küçük kuru otların olduğu bir tepeye çıkılıp, çarşafların serilip, tarhanaların dökülüşü. O da, tarhananın başında karınca gibi hiç durmadan serer, çevirir, ufalardı. Abim, kuzenlerim ve mahallenin çocuklarıyla birlikte, serilen çarşaflar arasında saatlerce koşardık. İkinci sahne ise, Rize’ye ziyaretimize her geldiğinde, yanında getirdiği tarhanaları, okul dönüşümüzde hazır etmesiydi. Yeni pişmiş tarhana çorbasının kokusuyla bahçeden eve girmek için 98 basamağı uçardım. Canım anneannem… Kanser olana kadar her sene tarhanadan payımı gönderirdi bana. Kendi yapamasa bile dayım ve yengemin tarhanasından çıkardı bana da bir pay.

 

Tabii ki anneannem ve kanseri akla gelince, anneannemden önce yine kanserden kaybettiğim annem de geldi ziyaretime. Rize nemliydi ve tarhanalar kurumazdı. Zaten atom karınca gibi çalışmaktan hiç durmayan annesi, yani anneannem, her sene gönderirdi tarhanayı. Ne rahattı tarhanaya ulaşmak annem için. Hem anneanne tarhanası değil miydi tarhana dediğin? Anneanneler yapardı, torunlar içerdi. Benim çocuklarımsa hiç tanıyamadılar anneannelerini. Annemi yani. Onlar için tarhana, anne elinde yapılan “süper bir çorba” oldu hep.

 

Anne elinden çorba denilince, kendi annemin çocukluğunun hayalleri de geldi tabi aklıma. Tarhana, annem için de anne elinden yapılan bir çorba idi. O da anneannesini hiç tanımamıştı. Emine nenem. Ziyaretime gelen bir misafir daha işte… İsminin adaşlığı gibi ölümü de aynıydı annemle. 40 yaşlarda kanserden ölmüştü o da. Anneannem de benim yaşlarımda öksüz kalmıştı. Annesinden kendine kalan alışkanlıklarından biriydi tarhanasının lezzeti. Emine nenemden bana kadar gelen lezzet…

 

O da benim gibiydi. Anneannem yani. 2 nesil önce, daha kendi yuvasını kurmadan, nasıl kurulacağını bilmeden annesiz ve yalnız kalmıştı. Her sene eylül ayında, annesi Emine nenemin yerine kendisi yapmaya devam etti tarhanayı. Acaba her tarhanayı serişinde, o da kendi annesine ait hayallere kapılıyor muydu benim gibi diye düşünmeden geçemiyorum. Emine neneme ait ulaşabildiğim tek hatıra, anneannemin evindeki, siyah beyaz, kızgın ifadeli fotoğrafı. Hayata mı kızmıştı hasta olduğunu ve kurtulamayacağını anladığında, hiç bilemedeim. Kimse bilemedi.

 

Kızını küçük yaşta bırakacağını fark edince neler yaşamıştı kim bilir. Annem gibi son gününe kadar mücadele etmişti belki o da. Çocukluğumda kafamda canlandırdığım hiç gülmeyen kızgın bir neneydi, şimdi ise her sene tarhana ile birlikte aklıma gelen, tanımayı istediğim ama hâlâ fotoğrafından dolayı biraz korktuğum bir misafirim.

 

Anneannemin, “Artık yoruldum, bu sene tarhana yapamayacağım,” dediği gün, aklım başıma geldi. Asistanlık dönemimin biraz yoğun çalışma programı olmasına rağmen, gözümü karartıp yanına gittim. Şehre varır varmaz teyzemle birlikte tarhana listesini pazar yerinden aldık. Eve geldik. Anneannemin başına ekşidim. “Kızım tamam ben sana yapar gönderirim, az otur dinlen,” dese de, o hafta sonu, onun elinden yediğim tarhanasını yapmayı öğrendim. Hazırladığım hamurun mayalanma ve yoğurma işlerini dayıma bırakarak, elimde kıymetli tarifim ile geri döndüm sonra. Kaybederim diye kendime mail attım, bilgisayarlara kaydettim, iki ayrı deftere yazdım. Sonraki iki sene içinde de anneannemi kaybettik… Tarhanasıyla birlikte her sene bizim evde böyle misafirim olmaya devam ediyor işte artık.

 

Tarhananın serme ve eleme kısmını ise kayınvalidem, yani tek kalan annemden öğrendim. İşin içine bakıcımız ve evimizin ablası İamzeyi de karıştırdım, itiraf ediyorum! Bu sene daha bir hesaplaştım, daha iyi anlamaya çalıştım onları. Annem meme kanseri olduğunu öğrendiği andan itibaren neden kendisinde bu hastalığın çıktığına yormuştu kafasını. “Ailemde kimse yok, ben nerede hata yaptım,” derdi. Meme kanseri için oluşturulan risk grubuna girmiyordu sonuçta. 42 yaşındaydı ve 40 yaşındaki arkadaşlarının uyarılarıyla yaptırdığı kontrol amaçlı mammografisi de temizdi. 2 sene sonra tekrarı önerilmişti. Oysa annem sadece 6 ay daha geç çektirmişti ikinci mammografisini. Sonuç, son evresinde bir meme kanseriydi. 2,5 yıl mücadele etti; ettik…

 

Anneannem, evlat acısıyla 8 yıl daha yaşadı. Daha sonra ölümü, yumurtalık hücrelerinden kaynaklı karın zarı kanserinden oldu. Emine nenem, karnı ağrımış, şişmiş ve ölmüş zamanında. Şimdiki en olası tahminle, yumurtalık kanseri veya meme kanserinin sıçraması o da. Anneannemin kanser olduğunu ve olasılıkla yumurtalıklardan olduğunu raporlarda söylediklerinde, annemin sorduğu kayıp zincir de yerine oturmuştu. O sene genetik testimi yaptırdım.

 

BRCA denilen genlerimde mutasyon, yani kanser riski taşıdığımı öğrendim. Aslında sürpriz de olmamıştı. Meme kanserine yakalanma riskim %90 ve üzeriydi. Eşim Alp ile konuştuk. Henüz BRCA pozitifliği için dünyada oturmuş bir tedavi yöntemi yoktu. Biz kararımız verdik. Çocuklarımızı sağlıkla kucağımıza aldık ve 5 yıl sonra yaşamımdaki saatli bombadan kurtulmak için ameliyat oldum. Ameliyatımın üzerinden 2.5 yıl geçti bugün. Bir gün bile pişman olmadım. Sırada, yumurtalık kanseri için BRCA2 genine baktırmam var. Ancak, 35 yaşında menopoza girecek kadar cesaretli değilim. Bu yüzden de 5 yıl sonraya atıyorum. Belki de kanser zincirini kırabilmişimdir…

 

Her zaman kızım olsaydı diyen erkek annesiyim. Kızıma Emine nenemden gelen tarhana lezzetini öğretirken, onunla, geçmişle yaptığım bu zaman makinasında gezerdim, biliyorum. Annelerin evlatlarında nasıl yaşadıklarını, torunlarından yeni nesillere nasıl devam ettiklerini konuşurdum. Ama ona aynı genetik mutasyonu da geçirebilirdim. Sırf bu yüzden bile kızım olmadığı için üzülmüyorum. Oğullarımın da anneden kızına geçen el emeği ve düşüncelerin ürünü olan bu tarhanaya sahip çıkabileceğini; belki Emine nenelerine kadar geri götürebildiğim geleneği evlatlarına geçirebileceklerini biliyorum. Belki 4 nesil sonra bir Selin nene vardı, yazmıştı tarhana tariflerini, vermişti torunlarına derler, kim bilir… Belki İamze öğretir torunlarına ve bir gelenekte kaybolmaz.

 

Yaz dedi bir arkadaşım. “Çocukların okur ilerde.” Ben de yazayım dedim. Neden derseniz, kimsenin meme kanserine yakalanmasını istemiyorum. Bu yazıyı; tarhanayı, tarhanayla gelen mirası ve meme kanserinden kurtulmayı anlatmak istediğim için paylaşıyorum.

 

Bu sene de çocuklarımın beynindeki lezzet merkezlerine mis kokulu tarhanayı işlemeye devam ediyorum.

 

Ayrıca; Her “Ekim” ayının, “Meme Kanseri Farkındalık Ayı” olduğunu güzel önerileriyle hatırlatan sevgili arkadaşım Plastik Cerrah Op.Dr. Eda Işıl’ın yazısını okumanızı tavsiye ediyorum.

https://www.facebook.com/Eda-ISIL-269145333210044/?fref=ts

 

Sevgilerle,

Selin Tecimer